Showing posts with label kitap kulübü. Show all posts
Showing posts with label kitap kulübü. Show all posts

Yorum: Sinekler Tanrısı

12.04.2013

Ta Ağustos’ta okumuş olmama rağmen Sinekler Tanrısı hakkında tek bir kelime bile yazmamışım; SKANDAL! Şöyle ki… Bazı kitapları okuyup, bitirip, “bu da güzel bir maceraydı” deyip hayatıma devam edebiliyorum. Nerede okumuştum, kim söylemişti hatırlamıyorum (ki bu da söyleyeceğin şeyin doğruluğunun bir diğer kanıtı) ama şöyle bir şey kalmış aklımda: okurlar nankördür; genel çerçeveyi hatırlar ama ayrıntıları unuturlar... Ben de bu söz konusu okurlardan biriyim; önde gelenlerden biri hatta! Hele ki bana derinden dokunan bir şey olmadığı sürece unuturum gider.

Sinekler Tanrısı böyle hikayelerden değildi ama…

Sizin kitap kulübünüz yok mu yoksa?

10.10.2013

Canım BuzzFeed, çözmüş işi. Kitap kulüpleriyle ilgili en iyi 16 şeyi listelemiş ve hepsi de doğru! 16 maddenin Türkçesi aşağıda, orijinal yazı da burada. 

Guguk Kuşu'nu izlemişiz ama okumamışız

8.13.2012

Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo's Nest), Ex Libris kitap kulübümüzün Temmuz 2012 seçimiydi. Önceden Temmuz için seçtiğimiz kitabı okuyan üyemiz Elif ne kadar iğrenç olduğunu anlatınca (ki merak edenler için o kitap The Particular Sadness of Lemon Cake idi) kasmamaya karar verip aramıza yeni katılan üyemize kitap seçtirdik. O söyleyince farkettik ki hepimiz filmini izlemiş ve beğenmişiz, ancak hiçbirimiz kitabını okumamışız. 

Hayatın Kaynağı da nedir acep?

7.05.2012


Ayn Rand'in 'The Fountainhead' (Hayatın Kaynağı) isimli romanı, kitap kulübümün geçen yılki seçimlerindendi. Daha öncesinden beri 'okumak lazım' listemde olmasına rağmen her elime almaya çalıştığımda bir bahane bularak bıraktım. Bu bahanelerden bazıları: 'offff çok kocaman bu kitap,' 'offff yazıları minicik bu kitabın,' 'offf buna can mı dayanır...' Sonra Haziran başında tatile çıkmak üzere bavul yaparken yine gözüme takılınca atıverdim çantaya.

Normal şartlar altında okunurken nasıl olur bilmiyorum ve büyük ihtimalle de cevabı aramayacağım ama deniz kenarında okurken çok acayip diyarlara götürdü bu kitap beni. Uyuyakalmamak için direnirken tam Howard Roark aykırı bir hareket yapmak üzere, mesela, ve kitabın arkasından güneş yakıyor da yakıyor. Gözümün önünde Roark'ın kızıl saçları geldikçe suratım daha bir yanıyor falan... Kardeşimin deyimiyle bunlar benim 'küçük psikopat'lıklarım sanırım ama fena da olmadı yani.

Öncelikle önyargısız yaklaşamadım bu kitaba çünkü insan Ayn Rand'den ve filozifisi objektivismden ister istemez haberdar oluyor hayatının bir döneminde. Sonracığıma, hiç olmadık filmlerde karakterin biri diğerine bu kitabı veriyor ve 'muhakkak okumalısın' diyor. İnsan 'neden hep bu kitap?' diye kafayı yiyor. Okuyup bulayım dediğiniz zaman ise benim gibi uzun süre ordan oraya süründürebiliyorsunuz kitabı okuyana kadar.

Karakterlerin hepsinden nefret ettim. Hem de öyle bir nefret ettim ki birden karşıma çıksalar bir kaşık suda boğabilecek kadar. Olaylar da sürekli bir şekilde 'ooohaaaa' dememe neden oldu. Karakterlerin tamamı 'dünyayı ben yarattım' havalarında; durmadan birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar. Birine sinirlenip ona ders vermek isteseler de, aşklarından ölseler de hem kendilerine, hem de karşılarındakilere işkence etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bunlar benim cidden hoşlanmadığım şeyler.

Ancak kitabın (ve haliyle Rand'in 'filozofi'sinin) beni en rahatsız eden yanı her şeyin (karakterlerin dahil) siyah-beyaz olmasıydı. Ben grileri kurcalamayı severim ve bu kitapta yoktu öyle bir şey. Beni bu kadar gıcık etmeyi başarmasından dolayı takdir ettim kitabı. Bu arada evet, bayağı uzun kitaplardan ancak kolay bir şekilde okunuyor. Benim gibi korkmanıza gerek yok yani. Okuyun, bu kadar abartmaya değen bir kitap mı siz karar verin.

Yordun beni Borges...

6.22.2012

Kitap kulübümün Haziran ayı seçimiydi Borges'in Ficciones'i. Anlaşamadım Borges'le; olmadı, olamadı. İş güç arasında okuduğumdan kafamı mı veremedim, nedendir bilmiyorum ama olmadı işte. GoodReads'de aldığı yorumları incelediğim zaman bir şeyler kaçırdım gibi hissettim. Ama ileride de geri dönüp tekrar deneyeceğimi sanmıyorum şu an.

Aranızda var mı Borges hayranları? İlk kitap için yanlış bir seçim mi olmuş Ficciones? 'Aaaa bunu okusan utanırsın yordu beni dediğine!' dediğiniz kitabı var mı?

Kaçarken çok bayıksın Rabbit!

5.15.2012

John Updike'ın Tavşan Kaç isimli kitabı, kitap kulübümüzün Mayıs ayı seçimiydi. Bu yıl ağırlıklı olarak ödüllü kitaplara odaklandık. John Updike'ın Rabbit isimli adamın hayat hikayesini ele alan kitaplarından da ödüllü olanlar var. Yazar amcamız da pek çok ödüle layık görülmüş. Açıkçası kendimi bir kez daha 'ödüllü kitaplar neden böyle zor okunan, bunalım kitaplar oluyor?' diye düşünürken buldum. Bu da böyle bir maceraydı deyip zamanımı çalmasına çok üzülmemeye çalışıyorum. Ancak serinin devamını okumayacağım kesin. Rabbit'e ne olduğu cidden umurumda değil.

Hikayeyi şöyle özetleyelim: Rabbit hayatından kaçmaya çalışırken burnu boktan çıkmıyor. Kendisi de, etrafındakiler de karaktersiz, insanı sinir eden ve iki boyutlu karakterler. Yazar her şeyi en ince ayrıntısına kadar tasvir etme ihtiyacını hisseden bir yazar. Rabbit daha başlarda sigara almaya diye evden çıkıp kaçmaya karar verdiğinde sayfalar boyunca nerelerden geçtiğini, benzin aldığı yerlerdeki saçma muhabbetlerini okumak zorunda kalıyorsunuz mesela. Düşünürken bile sıkılıyorum yemin ederim! Bence bu kitabı okuyup zaman kaybetmeyin. Internetten özetini araştırın, onu okuyun, kitabın ne olduğunu bilin yeter. 

Bu arada ben kitabı İngilizce okudum. Başta 'zor okunan' dememin nedeni de bu tasvirler. Yoksa İngilizcesi zor falan değil, rahatça okuyabilirsiniz.

1984'ün babası: BİZ

3.28.2012


Ex Libris Kitap Kulübü olarak bu yıl okuduğumuz ikinci kitaptı Biz. Ben İngilizce çevirisini okudum. 'En İyi' İngilizce çevirisi olduğunu iddia ettiklerini. Başında editörün upuzuuuuun bir notu vardı. Kitap, yazıldığı zamanlar, yazar hakkında bayağı bilgi vermesi açısından güzeldi ama bence böyle şeylerin kitabı bitirdikten sonra okunması lazım. Çünkü insanın önce kitap hakkında kendi fikrini belirlemesi, bilgi bombardımanından etkilenmemesi lazım. Ama okurların bileceği iş tabii...

Kitabı çok sevdim ben. Lisede Orwell'in 1984'ünü zorla okuturken bu kitaptan hiç kimsenin bahsetmemesine de çok şaşırdım. Hatta bunun varlığından bile haberleri olmadığından şüphelendim açıkçası. 1984'ü severek okumuştum ancak onun 'babası' olan Biz'i okumak daha bir heyecanlıydı.

İçeriğini sizin okuyup görmeniz daha iyi olacağı için spoiler vermeyeceğim. Ancak şunu söylemek istiyorum ki kendi hayatınız ve yaşadığınız dünya hakkında pek çok şeyi sorgulayacaksınız. Türkçe çevirisinin nasıl olduğunu hiç bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla farklı yayınevlerinden çıkmış kitap. Okuyun, siz karar verin derim.

Deniz - John Banville

1.31.2012

Ex Libris kitap kulübümüzde bu yıl için seçtiğimiz ilk kitap John Banville'nin Türkiye'de Can Yayınları'ndan çıkan, 2005 Man Booker ödüllü Deniz isimli kitabıydı. Kitap seçimlerimiz için ancak Ocak ayının ortalarında buluşabildiğimiz için (onda da kar nedeniyle bir kişi eksiktik zaten) birinci kitabımız kısa bir şey olsun dedik. Deniz, hem ödüllü, hem de ince bir kitap (İngilizcesi 195 sayfa) olduğu için bunu seçtik. Kitap inceydi ince olmasına ama okuması genel olarak zor, çok zordu!

İlk başta küfür etmiş olmama rağmen sonuçta sevdim kitabı. Gerçekten çok güzel bir dille yazılmıştı. Uzun betimlemelerden hoşlanmıyorum normalde ama bu kitaptakiler o kadar güzeldi ki rahatsız etmediler. Ancak cümlelerin çok uzun olması sinirimi bozdu. Bazı cümleler 5-6 satır uzunluğundaydı. O nedenle 195 sayfalık kitabı okumam bir hafta sürdü.

Bu yıl kitap kulübü olarak ödüllü kitaplara öncelik vermeye çalıştık. Yukarıda belirttiğim gibi, John Banville'in denizi de bunlardan bir tanesi. Daha önce hiç Banville okumadığım için kendisini şöyle bir Google'ladım kitaba başlamadan önce. Pek çok yerde önceden ödüllere aday gösterildiğini ve Deniz'i özellikle kazanmak için yazdığını gördüm. Tebrikler, Banville amca, cidden uğraşmışsın!

Ana karakter Max Madden, orta yaşlı bir amca. Direk yaşını söylemiyor kitapta ama olaylardan anlaşılıyor. Karısını kaybedince küçüklüğünden hatırladığı yere geri dönüyor. Burası, yazları ailesiyle birlikte vakit geçirdiği, deniz kenarında bir yer. Aynı zamanda da Grace ailesiyle, 'tanrılar' olarak anlattığı insanlarla tanıştığı yer. Graces ailesinin çocukları Chloe ve Myles'la arkadaş oluyor Max. Onlarla yakınlaşmak istemesinin ilk baştaki nedeni ise anneleri Connie Grace'i görünce o çocuk aklıyla kadına vurulmuş olması...

Kitap şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında gidip geliyor. Max, geçmişi hatırladıkça okura anlatıyor. Anılarından bölündüğü zamanlarda ise şu anda nerede olduğunu ve etrafında gerçekleşenleri... Şimdiki zamanda Max, küçüklüğünde Grace ailesinin evi olan evde kalıyor. Yaz aylarında onlarla nasıl vakit geçirdiğinin yanı sıra daha karısının ölümünden bahsediyor.

Bu kitaptaki karakterlerinin hiç birini sevmedim; belki biraz Chloe ve Myles'ın bakıcısı olan Rose'dan hoşlandım. Kitabın başlarında silik bir karakter kendisi. Yalnızca çocukların, özellikle Chloe'nin nefret ettiği ve işkence etmeye çalıştığı bir dadı. Kitabın sonlarına doğru ise daha bir görünür hale geliyor Rose ve kendisini garip olayların içinde buluyoruz.

Max'i sevmememin başlıca nedeni ise kendi de dahil olmak üzere hiç kimseden hoşlanmaması ve etrafındakileri sert bir şekilde eleştirmesi. Ailesinden zengin olmadıkları için utanıyor ve Grace ailesi yalnızca zenginler diye onlara 'tanrılar' olarak hitap ediyor. Kendisinin yetişkin bir kızı var ancak kitabın bir yerinde çocukların içindeki Gilles de Rais'i uyandırdığını söylüyor. Gilles de Rais 1440'larda çocukları öldürmüş olan bir seri katil. Ve bu adamın bir kızı var. Daha fazla bir şey söylememe gerek var mı?! Bunun yanı sıra kızını çirkin bir yaratık olarak tasvir ediyor. Böyle bir babayı kimseye dilemem cidden...

Chloe Grace ise cidden gıcık olduğum ikinci karakterdi. Max ve kardeşi Myles'la oyunlarına, vs. bakılınca küçük bir psikopat olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda bu velet dadısının ölmesini diliyor içten içten. Boğulmasını. Küçük bir çocuğun böyle bir şeyi gönülden dilemesi korkunç bir durum bence.

Kitabın ortalarına doğru Max bize alkolik olduğunu söylüyor. Bence bunu söylemesine gerek yoktu çünkü kitabın en başından itibaren bu tarz bir durum olduğu bariz bir şekilde hissediliyor. İçinde kalan bazı şeyleri netleştirmek için Grace ailesinin evine geri döndü ama halen hiç bir şey netleşmiş değil ve bence bu da daha fazla bulandırıyor Max'in beynini...

Kitabın en sevdiğim yanı diliydi. İngilizce yazımda beğendiğim bazı kısımlara yer verdim. Buradan okuyabilirsiniz. Şimdi burada uğraşmak istemiyorum açıkçası Türkçe'ye çevirmekle. Banville'in Deniz'i geri dönüp tekrar okumak isteyeceğim bir kitap değil ancak okuduğum için de mutluyum. Bence özellikle kitabın sonu sizleri çok şaşırtacak.

Yabancı Kucak - Ian McEwan

11.26.2011

Kitap: Yabancı Kucak
Orijinal adı: The Comfort of Strangers
Yazar: Ian McEwan
Çevirmen: Pınar Kür
Basım yılı: 2004
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları Kelepir
Sayfa sayısı: 123

Romanları mimari açıdan ele alırım. Kapıdan girildiğinde o kapı öyle inşa edilmiş olmalı ki, okur o anda binanın sağlamlığına güvenmeli,” diyen Ian McEwan, yine sağlamlığı garantili bir yapıyla karşımızda. Son dönem İngiliz edebiyatının parlak yazarlarından McEwan, Yabancı Kucak’ta Gotik roman türünü Romantizmin ilk dönemlerinden günümüze taşıyor. Gotik edebiyatın temel özelliklerinden olan tekinsizlik, gizem ve korku havasını yaratmak için de mükemmel bir mekân seçiyor: Ne kadar dolaşırsanız dolaşın, her zaman dönülmemiş bir köşeyi, keşfedilmemiş bir geçidi, kayıp bir binayı, ağza alınmayacak deneyimlerin yaşandığı gizli bir mekânı gözden kaçırabileceğiniz duygusunu veren kadim Venedik kentini. Venedik’in, dış mekân olmasına karşın yarattığı kapanıklık duygusuyla ruhları daraltan Mary ve Colin, turistik gezilerin barındırdığı gözetleme ve kenti tüketme arzusuyla sokaklarda gzeinip dururlar. Bu gezinin, onların cinsellik, ilişkiler ve şiddetin ördüğü ağda gelişip çetrefilleşen bir yaşantıya götüreceğini bilmeksizin.
Yukarıdaki bilgiler Kitapyurdu ve Idefix'ten toplanmıştır. Kitabın ilk ve son satırlarını İngilizce olarak firstandlastlines blog'da okuyabilirsiniz.

Paragraflar, hatta sayfalarca süren tasvirlere dayanamıyorum ve bu kitapta onlardan çok var. O yüzden ilk başlarda fenalık bastığını itiraf etmem lazım ama sonunda bunların mantıklı, hikayeye bir şeyler katan tasvirler olduğunu anlayınca fikrimi değiştirdim. Bir çift boş boş tatil yapar gibi gözükürsen olayların saykoya bağlaması bayağı hoşuma gitti. Hikayenin baş kahramanları Mary ve Colin Venedik'te tatildeler. Mary ve Colin'in uzun zamandır birlikte oldukları belli ancak bir yandan da birbirlerinden uzaklaşıyorlar gibi bir halleri var. Şehirde kaybolmaktan yorula yorula gezerken bir akşam yabancı bir adamla tanışıyorlar. Saykoluklar da ondan sonra başlıyor zaten...

Kitabı okumadan önce hakkındaki bir kaç eleştiriyi okumuştum ve her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimisi sonu çok belli demiş, hiç sevmemiş. Kimisinin de aklı uçmuş. Ben ikinci gruba giriyorum. Tamam, kötü bir şeylerin olacağı belli ama sonuna geldiğimde 'Yok canıııım! Yapmamıştır bu kadarını!' diye düşünürken buldum kendimi. Ama tabii yapmış McEwan amca; hem de çok güzel yapmış.

Bunun dışında okuduğum tek Ian McEwan kitabı Kefaret'ti ve onu da çok sevmiştim. Hem Kefaret'i, hem de Yabancı Kucak'ı göz önünde bulundurarak yazarın insanı tedirgin edişinden çok hoşlandığımı söyleyebilirim. Kötü bir şey olacağını hissettiriyor ve kafanızda senaryolar yazmaya başlıyorsunuz. Ancak olaylar ilerlemeye başladığında 'Amanın, ne yaptı!' diye kafayı sıyırıyorsunuz.

Bu arada öğrendim ki kitabın bir de filmi varmış. İzleyeyim diye arıyordum ama sonradan vazgeçtim çünkü tasvirler geldi aklıma. Tipik Fransız filmleri gibi olacağını hissettim ve vazgeçtim izlemekten. Önyargılı davranıyorum, biliyorum ama durum böyle. Olur da siz incelemek isterseniz buyrun IMDB linki.


Book Review: Sputnik Sweetheart by Haruki Murakami

7.28.2011

Haruki Murakami is arguably one of Japan's finest, modern writers and is, increasingly, being seen as one of the top authors working today. The last novel of his to find its way to these shores, Norwegian Wood, was a delightful, if slightly one-dimensional coming-of-age tale. The pyrotechnics of his previous, more surreal novels (Wind Up Bird Chronicle and A Wild Sheep Chase) had disappeared but something of his eccentricity, what made his books such a wonder, had disappeared too. Sputnik Sweetheart is a confident continuation of this more simple style yet one that retains the allegories, the depth of his best work.
The narrator, a teacher, is in love with the beguiling, odd Sumire. As his best friend, she is not adverse to phoning at three or four in the morning to ask a pointless question or share a strange thought. Sumire, though, is in love with a beautiful, older woman, Miu, who does not, can not, return her affections. Longing for Sumire, K (that is all we are told by way of a name) finds some comfort in a purely sexual relationship with the mother of one of his pupils. But the consolation is slight. K is unhappy. Miu and Sumire, now working together, take a business trip to a Greek Island. Something happens, he is not told what, and so K travels to Greece to see what help he can offer.
Themes of love, loss, sexuality, identity and selfhood are all interrogated, woven into a compelling, romantic, serious and sometimes sad book. It is a disarmingly simple, hugely satisfying, intelligent and moving work and one of Murakami's best. Simplicity, sprinkled with a dose of his magic, has enabled Murakami to write candidly, succinctly and beautifully about the complications and difficulties of love and loving. --Mark Thwaite
This was such a simple, yet very powerful novel. Murakami always comes up when you search for "magical realism" writers. This is my second Murakami novel (first was Hard-Boiled Wonderland and the End of the World) and now I feel like I've looked into the magical realism he creates. 

The story is about Samure, who's a college drop-out, wanting to be a writer. K, the narrator, is her best friend and is also in love with her. Samure does love him, but not the way he wants to be loved back. Then, she meets a woman twice her age called Miu and declares she's in love with her. Miu asks Samure to work for her and put the novel writing to the side for a while. Samure accepts the offer. They travel to different countries together, for business, and then find themselves on a tiny Greek island. That's when Samure vanishes into thin air, and Miu calls K to come out and help her find him.

This was a very beautifully written story about the dynamics between people, how you can't always get what you want, and how one evolves into adulthood. It makes one question the real and the surreal, and how everyone views the world differently. And, if you've ever been through a fucked up situation you have no explanations for, you won't feel alone after reading this. 

The story is mysterious from beginning to end because you keep wondering whether Samure and K will unite. I also found myself thinking Miu would do something evil-- don't ask me why; it was just a feeling I got. In the end, though, Samure just disappears, and K and Miu try to find her. I felt like while K was trying to look for her, he was questioning how much he knew her. He knew where she might have left clues, if she did leave any, but he couldn't really make anything out of them.

Pumped up with all the beautiful metaphors, especially the obvious Sputnik one,  I really liked the feeling this book left with me. You never know what's going to happen, and losing someone is not the end of the world, no matter how much you've loved them. 


Kitap Eleştiri: Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu - Haruki Murakami

7.22.2011

“Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir.”
‘‘Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider.
Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Burası dünyanın sonu. Dünya burada sona erer, ötesi yoktur. O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin.’’

Gölgesini kaybeden, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir kahraman. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu XXI.
Yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kült yazar Haruki Murakami’den bilimkurguyu masalsı bir dünyanın içinde var eden, Kafkaesk bir psikolojik gerilime göz kırpan bir roman.
Bu kitapta aradığınız herşey var: hayal gücü, büyü, insanların ilişkileri, mitoloji, hatta matematik ve bilim bile var. İlk başta neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak sonradan herşeyi birden algılamaya başladım. Kitabın ismini de baştan araştırmış olsaydım daha iyi olurdu tabii çünkü 'haşlanmış harikalar diyarı' ve 'dünyanın sonu' iki farklı dünyaymış. Bölümlerin başlıklarında hangi dünyada olduğumuz belirtiliyor tabii ama benim jetonum geç düştü. Ayrıca karakterlerin hiçbirinin ismi söylenmiyor kitapta ancak okuyup bitirince öyle bir hale geliyorsunuz ki herhangi birini yolda görseniz tanıyacağınızdan yüzde yüz eminim.

İsimsiz ana karakter, büyük bir şirketin işlemcisi (kitabı arkadaşıma verdiğim için tam kelimeleri hatırlayamıyorum şu an; benim için fazla matematiksel yaptığı şeyler). Benim gibi matematik özürlü biri açısından bakıldığında ilginç bir işi var ancak onun dışında sıradan problemleri olan sıradan bir insan kendisi. Doğal sesleri kısıp yükseltebilme üzerine araştırma ve çalışmalar yapan bir bilim adamı tarafından işe alındığında ise ana karakterin hayatı değişiyor. Tam olarak ne olduğununun yorumunu size bırakacağım.

İki dünya arasından 'Dünyanın Sonu'nu daha çok sevdiğimi söylemem gerekiyor. Daha büyülü olduğu için sanırım. Ana karakter, bu dünyaya girerken gölgesi sökülüp alınıyor. Bu dünyada herkes bunu yapmak zorunda ve insanların gölgeleri öldüğü zaman ruhları da ölüyor. Pek çok güce sahip olduğunu hissetiğim bekçiye kalmış gibi herşey. Gölgeyle görüşülüp görüşülmeyeceğine, kimin ne iş yapacağına o karar veriyor. Ana karakterin gölgesi bir harita çizmesini istiyor ondan, kaçış planı hazırlayabilmeleri için. Ancak bulundukları yer dünyanın sonu ve oradan çıkış yok. Yoksa var mı? Onu da kendiniz görün diyorum.

Ana karaktere Dünyanın Sonu'nda 'rüya okuyucu' işi verildiği zaman çok heyecanlandım. İlk başta bizim dünyaya alışkın bir insan olarak insanların günlüklerinden rüyalarını okuyacak falan sandım. Zavallı bizim dünyalıyım işte, n'apalım, yanılmışım. Hem de çok! Ana karakterimizin kağıtla mağıtla işi yok; tekboynuzların kafataslarının içerisine yerleştirilmiş rüyaları okuyor. Çok heyecanlı değil mi? Ancak bunu nasıl yaptığını da kendiniz görün bence.

Kitap boyunca Murakami'nin hangi Batılı yazarlardan, hikayelerden ve müzisyenlerden etkilendiği görülüyor. Pop kültürle aranız iyiyse, küçük sürprizlerle karşılaşacaksınız. Mesela Dünyanın Sonu'nda Police grubunun şarkılarını çalan bir taksi gibi. Ayrıca, hikaye iki farklı dünyada geçiyor olsa da bu dünyalar hiç beklemediğiniz anlarda birleşiveriyor. Birleşmek doğru kelime mi karar veremedim şimdi ama öyle bir şeyler oluyor işte. Murakami'nin yarattığı dünyalarda şuursuz bir şekilde karakterleri takip ediyorsunuz.

Murakami'yle olan tek problemim tasvirlerini detaylarla uzatması. Bu kitapta yaptığı bir şeydir diye düşündüm ilk başta. Nasıl olsa tekboynuz kafatasından rüya okuyan bir karakteri var; bu dünyayı bize iyice anlatmadan "amaaaan, okuyor adam işte!" deyip geçecek hali yok. Ancak bazı bölümlerde gereksiz ayrıntılar uzamış da uzamış. Bunların gereksiz olduğunu kitabın sonuna gelip de "onu niye o kadar anlattı ki boşuna?" deyinceye kadar da anlamıyorsunuz tabii ki. Bu kitaptan hemen sonra da henüz Türkçe'ye çevirilmemiş, kısa bir kitap olan Sputnik Sweetheart'ı okudum. Gördüm ki bu uzatmalar Murakami'nin sevdiği bir şey gibi. Onda da o kadar kusur oluversin, n'apalım. Bence okumaya devam edelim.

Book Review: Hard-Boiled Wonderland and the End of the World by Haruki Murakami

7.21.2011




Japan's most widely-read and controversial writer, author of A Wild Sheep Chase, hurtles into the consciousness of the West with this narrative about a split-brained data processor, a deranged scientist, his shockingly undemure granddaughter, and various thugs, librarians, and subterranean monsters--not to mention Bob Dylan and Lauren Bacall.








This book has everything any reader looks for: imagination, magic, human interaction, myth and even some math and science. At first, I had no idea what on earth was going on, but then everything started making sense in their own strange way. Paying more attention to the title might have helped me in the beginning, that I must admit. You see, Hard-Boiled Wonderland and The End of the World are actually two separate places. I'm really not spoiling anything by telling you this, by the way, since the chapters are also divided between the two places. Also, no character names are revealed, but in the end you'll get to a certain point that if you met one of them somewhere, you'd know they were one of the characters from this book.

The nameless main character, who's also out narrator, is a human data processor. For someone like me, he has a very interesting job, but other than that he's a simple man with simple man problems. When he gets a new job processing data for a scientist who's working on natural sound reduction, his life changes. But then again, how you interpret that is entirely up to you, which is one of the things I loved most about this book.

The alternate reality, 'End of the World,' was my favorite of the two. The main character has to leave his shadow while entering this town, and when people's shadows die, their soul dies with them. It's up to the gatekeeper, who seemed to me to have all the power, to let people see their shadows. Main character's shadow tells him he should draw a map so they could plan an escape, but it's the end of the world and there's no getting out of there. Or, is there? I'll let you find that out on your own.

I got really, really excited when the main character got assigned the 'dreamreader' job at the End of the World. At first I thought he would read a journal of people's dreams or something. How very naive of me! What he gets to do is read the dreams that are stuck inside unicorn skulls. Yep, dreams inside unicorn skulls, and you get to read them. How exciting is that? How he does that, though, you'll once again have to find out on your own.

All through the book, you can feel which Western authors and stories and musicians etc. have inspired Murakami. If you know your popular culture, there will be a lot more surprises in it for you, like Police (the band) playing in a cab at the End of the World. Maybe my mind is tiny and weak, but these kind of things most definitely blow it. Although the book takes place in two different places, the stories come together at times, exploring consciousness and unconsciousness inside the real-and-imaginary world that Murakami creates.

My only problem with Murakami is how he uses way too much detail. I thought it was something specific for this book. When you're making your main character read dreams from a unicorn skull, you have to create the world in which it's possible to do that. Yet, in most parts, detailed descriptions of things that didn't have much significance seemed to drag longer than I'd like them to. Having recently finished Sputnik Sweetheart, another one of Murakami's novels, I see that this is something he just does. I'm so not a fan of that, but that won't stop me from checking out the rest of his books, and it doesn't make his writing any less brilliant.



Kitap Eleştiri: Ölü Canlar - Nikolay Gogol

6.28.2011

Ölü Canlar, gerçekçi Rus edebiyatının özgün yazarlarından Nikolay Vasilyeviç Gogol'ün (1809-1852) , üzerinde çok tartışılan ve kuşkusuz en beğenilen yapıtıdır. Romanda 19. yüzyıl Rusyası'nın bir toplumsal olayı, eşine az rastlanır bir yergi gücü ve usta betimlemelerle anlatılır: köleliğin kaldırılmasından önce toprak sahipleri çalıştırdıkları köylü sayısı kadar vergi ödemek zorunda oldukları gibi devletten para da alabilirlerdi. Bundan yararlanmak isteyen roman kahramanı Çiçikov ölü canları yani ölmüş köylüleri (köleleri) karşılık göstererek devleti dolandırmaya kalkar. Konusunu Puşkin'in önerdiği söylenen romanda Gogol, Rus köylüsünün acıklı hayatını ve Çiçikov'un şaşırtıcı kişiliğini kendine özgü canlı mizahıyla dile getirir.

Baştan iki şeyi söylemem lazım:
1. Tembellik etmeyip bir şekilde kitapları okur okumaz hemen yazıları yazmam lazım yoksa karakter isimleri, vs. gibi bilgilerin yanı sıra ne söyleyeceğimi de unutuyorum. Bu kitabı okuyalı da aylar oldu.
2. Rus edebiyatı hayranı değilim.

Ölü Canlar kitap kulübümüz Ex Libris için seçtiğimiz ilk kitaptı. Rus edebiyatı hayranı olmadım hiç ancak konuyu okuyunca insan neler olacağını merak ediyor. İtiraf etmem lazım ki kitabı bitirmem çok zor oldu. Ölü Canlar'ı muhtemelen bir daha asla okumayacağım ancak şunu da söylemem gerekiyor ki aslında çok iyi yazılmış ve kurgulanmış bir kitap kendisi. 

Gogol'ün gözünden hiç bir ayrıntı kaçmıyor. Bu çoğu zaman çok sevdiğim bir durum olmasına rağmen bence derecesi iyi ayarlanmalı çünkü aşırı ayrıntı hikayenin akışını yavaşlatıyor, insanı sıkıyor. Bir de şöyle bir durum var... Ben genelde okuduğum kitaplara renk veriyorum. Mesela vampir kitapları kırmızı tabii ki, bilim kurgular parlak mor, aşk romanlarının bazıları pembe bazıları kusmuk rengi... Şimdiye kadar okuduğum Rus Edebiyatı kategorisindeki tüm kitaplar ise bunalım grisi ve Ölü Canlar da buna dahil.

Şimdi etkileyici kısımlarına geçelim kitabın... Kitabın yapısı dizi filmlerinki gibi kurgulanmıştı. Çiçikov'u ölü canları toplarken takip ediyoruz ancak her bir bölümde farklı bir ortam, farklı insanlar var. Bir yandan tanıdık yüzler de karşımıza çıkıyor tabii. Çiçikov'un insanlarla görüşmelerini, sohbetlerini, hangi yemekleri yediklerini oldukça ayrıntılı bir şekilde izliyoruz. Rusya'nın o zamanki durumunu net bir şekilde ortaya koymasının yanı sıra Gogol karakterleri de oldukça başarılı bir şekilde çiziyor. Özellikle farklı siterotipleri tanımak oldukça keyifli. Eminim ki kitaptaki pek çok karakter her birimizin hayatında var. Aynı zamanda hikaye de oldukça iyi bir şekilde kurgulanmış ve tarihi ayrıntılar da olayları zenginleştiriyor. Yalnız ben Rus Edebiyatı limitimi doldurduğumuz hissediyorum; en azından şimdilik.

Book Review: Dead Souls by Nikolai Gogol

6.27.2011


Dead Soul is eloquent on some occasions, lyrical on others, and pious and reverent elsewhere. Nicolai Gogol was a master of the spoof. The American students of today are not the only readers who have been confused by him. Russian literary history records more divergent interpretations of Gogol than perhaps of any other classic.

In a new translation of the comic classic of Russian literature, Chichikov, an enigmatic stranger and schemer, buys deceased serfs' names from their landlords' poll tax lists hoping to mortgage them for profit and to reinvent himself as a gentleman.






I should start by stating two important things:
1. I really should make a point of reviewing a book right after I read it because then I forget what I want to say-- like now.
2. I'm not a fan of Russian Literature.

This was the first book we picked for our book club, Ex Libris. Like I've said above, I've never been a big fan of Russian literature, yet you have to admit the subject matter makes one very curious as to how a story like that will unfold. This book was very hard to get through, that I'll admit, but I also have to say that why I wouldn't want to read it again, I did not hate it either. 

Gogol is very attentive to detail, which is something I appreciate if it's not over done. His descriptions, however, were way too detailed and way too long for me most of the time. I think this was my biggest problem with the book. And my "thing" in general is that I like to assign colors to books. Like, a vampire book would be red, nothing special there. A science fiction book would be sparkly purple, a novel that contains a lot of sorrow is brownish-orange... Most of the Russian literature I've read are gray. So was Dead Souls. And I'm not too big a fan of that. Moving on...

The way the book was structured was like watching different episodes of a television show, each chapter being a different episode. We follow Chichikov as he travels through people and places, collecting dead souls. We watch every encounter down to the tiniest details, and they very much put forward what it must have been like in Russia around those times. I very much enjoyed all the different characters, all stereotypes of different types of people. I'm sure even today we know many people who are just like them in character. The plot was very well structured, the writing was amazing, and the historical details made it richer. Yet I still do think I'm done with Russian literature for a while.

Trevanian'ın 'Şibumi'si

6.25.2011

İnanılmaz ölçüde karışık ve özgün bir roman kahramanı Nicholai Hel. Yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı. Şanghay'da doğmuş, bir Japon generali tarafından büyütülmüş; bir Japon bilgesinden de 'Go' oyunu öğrenmiş. Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Plastik kartla ya da kurşun kalemle bir insanı rahatlıkla öldürebilecek ustalıkları da edinmiş.

Üstün düzeydeki 'yakın algılama' yeteneği yüzünden fotoğrafı bile çekilemeyen bu profesyonel terörist avcısı, terörcü, korkusuz mağaracı, yenilmez savaşçı ve gerçek feylesof, günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan çıkıyor; amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere...



Baştan söylüyorum, abuk subukluklarına rağmen bayağı sevdim ben bu kitabı. Çok fazla 'N'aptın be Travanian be!' anı olsa da heyecanlı ve sürükleyiciydi. O 'n'aptın len' anlarının da insanı güldürdüğünü belirtmek lazım tabii ki. Ana karakterimiz Hel insan üstü bir insan güya ama tabii ki hiç bir insan süper değil. Hele mükemmel hiç değil.  Hel de her ne kadar dahi olsa da ve bir sürü dil konuşsa da mükemmel değil.

Bence Şibumi okurken saçma gelen yerlere fazla kafa takılmaması gereken bir kitap. Daha çok casus romanı olarak görülürse okuması keyifli. Eğer çok ciddiye alırsanız bazı kısımlarda fenalık geçirerek kitabı bir kenara atıp bir daha elinize almama şansınız var. Mesela, Hel amcamız düşman gördüğü kadınlardan sevişerek intikam alıyor. Ne yapıyorsa artık, kadınlar kendine gelemiyormuş sözde. İnsan buna gülmesin de ne yapsın şimdi...

Benim en sevdiğim karakter Hel'in Bask'taki kankası Beñat Le Cagot'tu. Cagot kadınları, alkolü, inandıklarını savunmayı ve istediği gibi bir insan olduğuna inanmayı seviyor. Onu kim sevmesin, komedi adam. Bunun dışında kitabın en ilginç yanı Japon kültürüne yer verilmesi, şibumi olayı ve Go oyunuydu. Japonya hakkında hiç bir şey bilmeyen bir insan olarak meraklandım resmen.

Kitabın sonunda Hel için bayağı üzüldüm. Hayatı boyunca şibumi için uğraştı ama bir türlü ulaşamadı. Çok akıllı, organizasyon kabiliyeti süper bir adam, her ne kadar organize ettiği şey çoğunlukla cinayet olsa da...  Ancak kontrol elinden gittiği zaman panik moduna giriyor kendisi. Ne olduğunu söylemeyeceğim tabii ama kitabın sonlarına doğru bir mağara sahnesi var, oraya dikkat edin. Simay söylemişti diyeceksiniz.

Son olarak Travanian'ın politik görüşlerinin kitabın her yerinde olduğunu söylemem gerek. Çoğu fikri benimkilerle uyuşmuyor ve bazı sterotipik yorumları sinir ediyor insanı ancak hikaye kapsamında düşününce işe yarıyorlar. O yüzden fazla kafayı takıp da gerilmeyin.

Book Review: Shibumi by Trevanian

6.24.2011

Nicholai Hel is the world’s most wanted man. Born in Shanghai during the chaos of World War I, he is the son of an aristocratic Russian mother and a mysterious German father and is the protégé of a Japanese Go master. Hel survived the destruction of Hiroshima to emerge as the world’s most artful lover and its most accomplished—and well-paid—assassin. Hel is a genius, a mystic, and a master of language and culture, and his secret is his determination to attain a rare kind of personal excellence, a state of effortless perfection known only as shibumi.
Now living in an isolated mountain fortress with his exquisite mistress, Hel is unwillingly drawn back into the life he’d tried to leave behind when a beautiful young stranger arrives at his door, seeking help and refuge. It soon becomes clear that Hel is being tracked by his most sinister enemy—a supermonolith of international espionage known only as the Mother Company. The battle lines are drawn: ruthless power and corruption on one side, and on the other . . . shibumi.

I'm gonna say it straight: even with all his flows, I loved this book. It was exciting, and it had a lot of "oh, no, you didn't" moments. They were funny, people, you gotta admit it. Our main character Hel is supposed to be this superhuman person, but, as we all know, not all humans are super and none of them are perfect. And even though Hel's quite the genius and can speak many languages, which is something I admire about anybody, he's not perfect either.

I think when one reads this they should get past the silly parts and judge it as a spy novel. Because from that aspect, it's pretty out there and rather exciting. If you take it too seriously, you're gonna be rolling your eyes a lot or say "fuck it" and abandon the book. Examples... Hel takes revenge from "women" he doesn't like by pretty much fucking them to death. Okay, okay... He doesn't kill, really, but I wouldn't be surprised if he did.

My favorite character in the book was Hel's best friend in Basque. Beñat Le Cagot loves women, alcohol, defending what he believes and believes he is what he wants to be. And the most interesting about the book for me was finding out about Japanese culture and shibumi and the game of GO. I don't really know anything about Japanese culture and now I wanna find out more.

What made me kinda sad in the end was that even though he pretty much put his life into it, Hel didn't really reach shibumi. He's very clever, he's very good at organizing things (murder, mostly), but when things aren't in his control, he panics. I don't want to spoil anything, so I'm just gonna say remember I said this when you get to the cave scene toward the very end of the book.

Lastly, Trevanian's views on world politics are everywhere in the book. I do not agree with most of them and find the stereotyping quite obnoxious, but I'm gonna go ahead and say that they do work with the story.

ODA - Emma Donoghue

4.02.2011

New York Times tarafından 2010’un en iyi 10 kitabından biri olarak seçilen sarsıcı bir roman…

“Oda’da her türlü duygusal darbe var. Ama duyguyu mümkün kılan şey, kitabın kusursuzca kurgulanmış olması. Oda öylesine güzel düşünülmüş ki, hiçbir şekilde yapmacık gelmiyor. Ama uyarmış olayım, bir içeri girdiniz mi, son sayfaya kadar Donoghue’nun gönüllü tutsağı olacaksınız.”
Newsweek

“Oda anne sevgisinin şimdiye kadar okuduğum en hayat dolu, en ışıltılı, en güzel ifadesi. ”
Irish Times

Beş yaşındaki Jack’e göre, Oda bütün dünyadır: Doğduğu, Anne’siyle birlikte yemek yediği, oyun oynadığı, Televizyon seyrettiği ve Dışarısı hakkında bütün bildiklerini öğrendiği yer. Yaşlı Nick’in geleceği akşamlar, Anne onu güvenle uyuması için Gardırop’a kapatır.

Oda Jack’in yuvasıdır, oysa Anne için burası yedi yıldır kapatıldığı zindandan başka bir şey değildir. Anne, azim ve beceri ve ana sevgisiyle, oğluna özel bir hayat yaratmıştır ama, Jack’in soruları çoğaldıkça, onun çaresizliği de artmaktadır. Yine de, asıl sorunlar Büyük Firar’dan sonra Dışarısı’nda beklemektedir onları… Jack’in yaratıcı, komik ve iç yakıcı sesiyle anlatılan Oda, sevgileri imkânsızdan sağ çıkmalarını sağlayan bir ana-oğulun güçlü hikâyesi.
ODA, bir odanın içinde tıkılı kalmış olan Jack ve annesinin hikayesini anlatıyor. Annesini kaçırıp bu odaya tıkan İhtiyar Nick onlara yiyecek, vs. getiriyor ancak kendine göre trip attığı zamanlar da oluyor. Jack, tepedeki minik pencere dışında dışarısını hiçbir şekilde görmeyen bu odada doğuyor. Dünya hakkında bildiği herşey Oda'yla ve televizyonda gördükleriyle sınırlı ancak televizyonun içerisinde insanlar olduğunu ve onların gerçek olmadığını düşünüyor.

Jack, hikayenin hem baş kahramanı hem de anlatıcısı. Emma Donoghue'nin hem 5 yaşında bir çocuğun ağzından yazmayı, hem de çocuğu dayanılır bir şekilde yansıtmasını çok takdir ettim. Hem çoğu çocuk gibi insanı sinir etmiyor, hem de herhangi bir çocuktan beklenen tavırlar sergiliyor. Oyun oynamayı, annesinin kendisine her dakika ilgi göstermesini, annesine veya kendisine zarar gelmemesini, günlük programlarına uymalarını istiyor. Sonunda odadan kurtulmayı başardıklarında ise hem Jack hem de annesi zor anlar yaşıyor. İkisi de farklı nedenlerle, tabii ki, ama Jack Oda'dan başka birşey bilmediği için alışma süreci daha bir değişik oluyor. Düşünsenize, herşeyden önce sahte sandığı herşeyin aslında gerçek olduğunu öğreniyor.

Bunu adam gibi Google'lamadım ancak okuduğum kitap yorumlarında çoğu kişinin bu kitabın Fritzl olayını baz almasından dolayı söylendiğini gördüm. Onlar söylene dursun, bence bu kitabı daha da ilginç yapıyor. Hangimiz bu konulara uzağız, haberlerde görüp de 'Vay be, ne psikopat insanlar var şu dünyada?' demedik ki? Eminim ki daha haberlere yansımayan, bilmediğimiz neler neler olmuştur ne yazık ki...

Hikaye konu itibariyle yabancı olmamasına rağmen sonunda ne olacağını merak ettim durdum. Evet, anne ve Jack Oda'dan kurtuldukları zaman rahat bir nefes alıyorsunuz ancak sonradan dank ediyor ki kurtulmaları hayatlarına devam etmelerinin kolay olduğu anlamına gelmiyor. Jack'in güneş, esinti, yağmur, merdivenler gibi basit şeylere bile şaşırması, onların ne olduğunu, ne işe yaradığını anlamaya çalışması pek çok şeyi sorgulamadan, hakkında düşünmeden var kabul ettiğimizi hatırlatıyor.

En hoşuma giden kısım Jack'in dünyayı gözlemlemesiydi. Bizim normalde aklımıza gelmeyecek şeylerin farkına varıyor çünkü. Örneğin anneannesi canı yandıktan sonra 'dikkat et' diyor ve minik Jack bunu insanların neden karşılarındakinin canı yanmadan önce söylemediğini merak ediyor. Sabah anneannesiyle parka gitmesinin ardından arabada giderlerken başka bir parkın önünden geçiyorlar. Jack bir bakıyor ki herşeyin yeri yanlış, parkı değiştirmişler. Daha sonra bunun farklı bir park olduğunu öğreniyor ve çok güzel bir gözlemini dile getiriyor: 'Dünyadaki çoğu şey birbirinin tekrarı gibi.' Haklısın, Jack. Hem de çok haklısın.

Kitabın Türkçe'sinin kapağını hiç beğenmedim yalnız, onu da söylemeden geçemeyeceğim. Bendeki İngilizce versiyonunun kapağı da öyle şahane değildi, o ayrı. Kitabı okuduktan sonra solda gördüğünüz kapağı tasarlayanları çok takdir ettim. Jack ve annesi hastanedeyken Doktor Clay Jack'e içerisinde 120 farklı renk olan bir boya kutusu veriyor ve Oda'nın resmini çizmesini istiyor. Jack'in seçtiği renkler ise mavi, yeşil, turuncu, kırmızı ve kahverengi çünkü Oda'daki boya kalemleri sadece o renklerde. Bakınız, kapakta Jack'in Oda'daki renklerini kullanarak, çocuk yazısıyla yazılmış ROOM var. Fazla heyecan yaptım, biliyorum ama n'apalım!



Kitabın trailer'ının Türkçe'sini de yapmışlar. Burada, Doğan Kitap'ın sayfasında izleyebilirsiniz.

Book Review: ROOM by Emma Donoghue

3.31.2011

To five-year-old Jack, Room is the entire world. It is where he was born and grew up; it's where he lives with his Ma as they learn and read and eat and sleep and play. At night, his Ma shuts him safely in the wardrobe, where he is meant to be asleep when Old Nick visits.

Room is home to Jack, but to Ma, it is the prison where Old Nick has held her captive for seven years. Through determination, ingenuity, and fierce motherly love, Ma has created a life for Jack. But she knows it's not enough...not for her or for him. She devises a bold escape plan, one that relies on her young son's bravery and a lot of luck. What she does not realize is just how unprepared she is for the plan to actually work.

Told entirely in the language of the energetic, pragmatic five-year-old Jack, ROOM is a celebration of resilience and the limitless bond between parent and child, a brilliantly executed novel about what it means to journey from one world to another.

This was the second book we read in my book club, Ex Libris.

Room by Emma Donoghue tells the story of Jack and her mother, who are literally stuck living inside a room and aren't allowed to go or even look outside. Old Nick, as the man who kidnapped the mother is called, brings them food and things-- on his own terms. Jack was born in the Room, which has no windows except for a skylight that doesn't show much, and all he knows of the world is what his mother tells him. He watches TV, yes, but for the longest time he thinks there are people "in" the TV and that nothing he sees on there is real.

I was rather amazed by how Donoghue makes a 5-year-old boy tell the story without me wanting to gauge my eyes out. At the same time, he's just like any other kid would be. He wants to play, he wants his mother to pay attention to him at all times, he doesn't want her or himself hurt, he likes to stick to his schedule. Jack and "Ma" have their own schedule in the Room, which, like I've said, Jack was born into. So when they're finally rescued, both him and his Ma have a very hard time, both for very different reasons.

I didn't research this well, because I don't care, but I also can't help but mentioning seeing some people who give the book crap for being on a true story, mainly the Fritzl case. And the reason I mention this is because for me it's another aspect of the book that makes it fascinating. Are any of us unfamiliar with these kind of events taking place in real life? How many times have we seen such a thing on the news and cursed the hell out of those evil people, hardly comprehending such a thing would happen? My answer is, more times than I'd like to remember, and I'm pretty sure there were those that were never found or made it to the news. 

Yet I found myself not being able to stop reading just to see what was going to happen. Yes, you take a deep breath once they're saved and go, "phew!" but as it's way more obvious for Jack than it is for Ma, being saved doesn't mean they get to just keep on living their lives. Seeing how the sun, the breeze, the grass, the rain, the stairs and everything are all new to Jack made me realize how much we take for granted just because they're always there. 

I think my favorite part was observing Jack while he himself observed the Outside. He makes quite a few points that I wouldn't even think of. One of the questions he has, for example, is why do people say "careful" after you've yourself? Really, why not before you get hurt? And then, when they drive by a park after Jack's been to a different one, he thinks everything's in the wrong place and that something's just very wrong, until someone tells him that's a different park. His reaction, which I loved, is "Lots of the world seems to be a repeat." You're right, Jack, you're so right.

On kind of a last note, and this might be a spoiler if you're a nerd like I am, the version of the book I have has the cover you see on the right. I kinda wish I waited to get the other one I posted on top because after reading the book, I think the designers were very clever about it. When Jack and Ma are in the clinic, Dr. Clay gives Jack crayons so he can draw for him the Room. Jack says there are 120 different colors in the box, but he picks five; blue, green, orange, red and brown because that's all he had in the Room. See; orange, red, green and blue on the cover, in a child's handwriting. Am I getting way too excited about this? Well, shit happens.



Blog Design by Nudge Media Design | Powered by Blogger

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 Unported License.
Header'ımı sevgili kardeşim Jaffar yaptı.