Baba bize hayvanat bahçesi al!

4.30.2012

Çalışanlar bilirler, tatilin bir güncük bile olması çok önemlidir. Hele ki cuma veya pazartesiye gelirse çünkü bu 3 günlük haftasonu demektir. 23 Nisan da böyle oldu, güzel oldu. Normalde 'yarın iş var' kriziyle yatarken film izlemekte zorlanıyordum. Ama 3 günlük haftasonunu bulunca cumadan başlayarak her gece bir film izledim. (Çok uzattım değil mi? Ama tatil candır.)

We Bought a Zoo, elime geçirip de bir türlü izleyemediğim filmlerdendi. Bir kere başlığı bile çekiyor insanı. Sonra yönetmen koltuğunda Cameron Crowe var. Özellikle Almost Famous'da damardan vurmuştu beni. E Matt Damon deseniz, her türlü izlenir. Scarlett abla da öyle...

Sonuçta ortaya şirin mi şirin bir film çıkmış. Özellikle Matt Damon'ın küçük kızı Rose'a ve hayvanat bahçesinde çalışan ekibe ve bakıcılığını yaptıkları hayvancıklara bayıldım. Bir yandan içiniz burkuluyor tabii izlerken ama bir yandan da bayağı gülüyorsunuz. Bu filmi izledikten sonra 'keşke benim de hayvanat bahçem olsa' diyeceğinize kalıbımı basarım. Buyrun trailer'ını da buradan izleyin...

P.S. Filmden bana kalan cümle: 'Their happy is too loud.'


TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!

4.28.2012

TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Buffy çizgi roman olarak dönünce...

4.27.2012

Vampir Avcısı Buffy, çizgi roman olarak geri döneli çok oldu aslında. Ben çizgi roman okumayı pek beceremediğim için okumakla okumamak arasında bayağı uzun bir süre gittim geldim açıkçası. Sonunda 'okurum yaaaaa' diye triplere girerek aldım elime ve beş bölümden oluşan, Albüm 1 - Evden Uzakta - Zincir isimli kitabı okudum.
Çizgi romanın beni heyecanlandıran kısmı Buffy'nin (ve Firefly ve Dollhouse, vs.) yaratıcısı Joss Whedon tarafından yazılmış olmasıydı. Daha da heyecanlandıran kısmı Whedon'ın limitsiz olması, ekrana taşıyamayacağı pek çok şeyi sayfalara aktarabileceğiydi. 
Buffy'nin çizgi roman olarak devam eden 8'inci sezonu, dizinin bittiği yerden devam ediyor. Bu sefer 1800 kadar aktif vampir avcısı dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda ve Buffy Xander'la bunların yaklaşık 500'üyle birlikte İskoçya'da bir kalede kalıyor. Bildiğimiz karakterlerden Buffy'nin kardeşi Dawn da onunla birlikte ve sonradan süper cadı Willow da aralarına katılıyor. 

Giles'ın eski arkadaşı Ethan Rayne'in birden çizgi romanda ortaya çıkmasına şaşırdım. Kimin başına ne geldiğini söylemeyeceğim tabii ki ama bir zamanlar fareye dönüşen ve arada sırada dizide görünüp kaybolan Amy de geri dönmüş. Giles'ın çok az görünmesi hiç hoşuma gitmedi ama Buffy'nin 'watcher'ı olduğuna göre ilerleyen bölümlerde daha fazla görmeyi umuyorum kendisini. İleriki bölümlerde Faith, Spike ve Angel'ın da ortaya çıktığına dair spoiler'lar gördüm, o nedenle hikayenin iyiye gideceğini düşünüyorum. Bu ilk kitapta olaylar çok havada kalmış gibiydi ama diziden çizgi romana geçiş sürecinden beklenen bir şeydir bu sanırım.

Çizgi roman fanatikleri bunun hakkında ne düşünür bilemiyorum ama diziyi seviyorsanız, çizgi romanı da seveceksiniz.

Porselen üstüne dövmeler

4.25.2012

Porselenden yapılan eşyalara bayılırım. Renklere ve dövmelere de...

Koreli sanatçı Kim Joon, çıplak insan vicutlarını porselenden yapıyor. Daha sonra da porselen desenleriyle bu vücutların üzerine dövme yapıyor. Burada sizinle paylaşmak için çok çok çok beğendiğim çalışmalarından bir kaç tane seçtim. Diğerlerini buradan görebilir, sanatçı ve sanatının arkasında yatanlar hakkında biraz daha bilgi alabilirsiniz.


23 Nisan kutlu olsun!

4.23.2012

Bugün için ne yazacağımı düşünürken tam çocuk bayramına uygun heykelcikleri keşfettim. 

Mari Kasurinen isimli Finlandiyalı sanatçı, My Little Pony oyuncaklarını popüler kültürün sevilen isimlerinin kılıklarına sokmuş. Lady Gaga'dan Michael Jackson'a, Wonderwoman'dan Batman'e kadar pek çok kılığa girmiş bu minik taylar. Benim en beğendiklerim Alice in Wonderland pony'leri oldu. Kasurinen'in diğer çalışmalarını web sitesinde inceleyebilirsiniz.

 Alice

 The Red Queen

White Rabbit

Mad Hatter <3

Şşşşş kitap okuyorum!

4.20.2012

Aslında yalan söylüyorum. Siz bu yazıyı okurken ben hala ofiste metin yazıyor olacağım. Ancak bu akşam yatağa girip, 23 Nisan tatilinden faydalanarak uzun bir süre yere paralel pozisyonda kitap okuyacağım. Önümüzdeki günlerde de bu kitaplar hakkında yazıyor olacağım haliyle. Hangileri derseniz. . .


Buffy the Vampire Slayer dizisiyle çok geç tanışmama rağmen anında favorilerim arasına girdi. Şimdiye kadar Johnny the Homicidal Maniac ve Squee dışında bitirmeyi becerebildiğim bir çizgi roman olmadı. Aslında pek şans da vermedim bu türe çünkü resimleri kafamda, kendime göre canlandırma taraftarı oldum her zaman. Yakın bir arkadaşımla geçenlerdeki konuşmamızın ardından yeniden deneyeyim dedim. Ve sevdiğim bir konuyu seçtim. Daha çok başlarında olduğum için şimdilik bir şey demiyorum. Ama Buffy ve arkadaşlarıyla tekrar bir araya gelmek iyi oldu.



Bu, çok sevdiğim Black Dagger Brotherhood serisinin son kitabı. 'Ay bitiyor yaa' diye triplere girerek yavaş okumaya çalışıyorum ama olmuyor. Son bölüme geldim bile. Bir sonraki kitap da seneye çıkacak. . . Fena yani durum.







Bu seriyi de Nisan sonuna kadar tamamlayarak kitap kulübümün hızına yetişmeyi umuyorum. İlk kitap otobüste, motorda, vs. kahkahalar attırdı bana. Devamının da öyle olacağını düşünüyorum.








Hepinizin Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı şimdiden kutlu olsun!

İngilizce kitap arayanlar tıklasın!

4.19.2012

Tıklayın: BETTERWORLDBOOKS.COM

Diğer şehirleri bilemem ama İstanbul'un bir iyi yanı var: son çıkan kitapların İngilizcelerini bulmak zor olmuyor. Bir kitap ararken belli bir rutinim var benim: önce Robinson Crusoe'ya bakıyorum, sonra Pandora'ya, en son da 'vardır belki yaaa' diyerek D&R'a. Bunların hiçbirinde bulamıyorsam da internetin başına geçiyorum mecburen.

BetterWorldBooks sitesinden bahsetmiştim zaten burada. Dün yine bir kitap ısmarladım ve 'Paketiniz postaya verildi' mailini alınca kendimi sırıtırken buldum. 'Gönderdik. Tamam.' gibi kısa bir mesaj yazabilecekken, bununla bile uğraşmış olmaları çok hoşuma gidiyor. Aşağıya kopyalıyorum kitap aldığınızda size gelecek e-maili. Ondan önce de hemen hatırlatayım: bu sitede hem yeni, hem de kullanılmış kitaplar var. Aynı zamanda '5 kitap 22 dolar' gibi gibi bölümleri de var. En iyi tarafı da dünyanın heryerine bedavaya gönderim yapması. Buyrun, şimdi de maillerini okuyun:

Hello Simay,
(Your book(s) asked to write you a personal note - it seemed unusual, but who are we to say no?)
Holy canasta! It's me... it's me! I can't believe it is actually me! You could have picked any of over 2 million books but you picked me! I've got to get packed! How is the weather where you live? Will I need a dust jacket? I can't believe I'm leaving Mishawaka, Indiana already - the friendly people, the Hummer plant, the Linebacker Lounge - so many memories. I don't have much time to say goodbye to everyone, but it's time to see the world!

I can't wait to meet you! You sound like such a well read person. Although, I have to say, it sure has taken you a while! I don't mean to sound ungrateful, but how would you like to spend five months sandwiched between Jane Eyre (drama queen) and Fundamentals of Thermodynamics (pyromaniac)? At least Jane was an upgrade from that stupid book on brewing beer. How many times did the ol' brewmaster have one too many and topple off our shelf at 2am?

I know the trip to meet you will be long and fraught with peril, but after the close calls I've had, I'm ready for anything (besides, some of my best friends are suspense novels). Just five months ago, I thought I was a goner. My owner was moving and couldn't take me with her. I was sure I was landfill bait until I ended up in a Better World Books book drive bin. Thanks to your socially conscious book shopping, I've found a new home. Even better, your book buying dollars are helping kids read from Brazil to Botswana.

But hey, enough about me, I've been asked to brief you on a few things:
We sent your order to the following address:

Buenos Aires'e gitmek farz oldu!

4.18.2012

Aklım uçtu bu resimleri görünce. Aşağıda resimlerini gördüğünüz yer Buenos Aires, Arjantin'de bulunan, El Ateneo (Atinalı) isimli bir kitapçı. Bu videoda görebileceğiniz gibi, ilk girdiğinizde diğer kitapçılardan farklı görünmüyor. Ancak daha da ilerledikçe inanılmaz bir görüntü çıkıyor ortaya. Burası, kitapçı olmadan önce bir opera eviymiş. Şimdiyse eskiden seyircilerin oturduğu yerlerde duvarlar dolusu kitap var.

Gitmek lazım. Görmek lazım. Oradan bir kaç kitap kapıp gelmek lazım!


'Veletler' büyüyünce...

4.17.2012

Bu kitabı Şubat ayında okumuştum ve o zamandan beri ara ara düşünüyorum hakkında neler söyleyebileceğimi. Beni düş kırıklığına uğrattı açıkçası. Belki de çok büyük bir heyecanla okumaya başladığım içindir, bilemiyorum. 

Imperial Bedrooms (imparatorlara yakışır yatak odaları) kitabının karakterleri, yazar Bret Easton Ellis'in Sıfırdan Az isimli romanının karakterleri. Imperial Bedrooms, Sıfırdan Az'dan 25 yıl sonra geçiyor ve yine aynı karakterlerin hayatlarını takip ediyor. Abartı hareketleri 25 yıl öncesi için iyiydi ama bu sefer olmamış ya. Kitabı okurken çoğu zaman 'yooook artık!' diye isyan ederken buldum kendimi. Sıfırdan Az'la ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz.

Yazarı sevdiğim için daha fazla kötü şey söylemek istemiyorum. O yüzden iyilere geçelim: özellikle hiç bir Bret Easton Ellis romanı okumadıysanız bunu boşverin. Türkçe'ye çevirme zahmetine de girmemişler zaten. Bence siz ya Sıfırdan Az, ya da filmi de çok sevilen Amerikan Sapığı'ndan başlayın. Ellis'in insanı hem rahatsız eden, hem de gözlerini sayfalardan ayırmasına izin vermeyen, sürükleyici anlatımı bu asıl bu kitaplarda ortaya çıkıyor.

Arkadan ışıklandırılmış raflar?

4.16.2012

Bu konsepti şans eseri Apartment Therapy web sitesinde gördüm. Rafların arkasını hafif saydam plastikle kaplayıp yine arkadan ışık vermişler. Bana fikir olarak da, görüntü olarak da hoş gelmedi. Kitaplara önden ışık vermek varken, niye arkadan vermeyi düşünmüşler anlamadım açıkçası. Sizce nasıl olmuş?

Bir Lord Archer'ım olsun, isterse taştan olsun!

4.13.2012

Çok yakın arkadaşım Kathy, 'Paranormal Romance' (PNR) türünün uzmanıdır. Şimdiye kadar bu türde okuduğum ve sevdiğim tüm kitaplardan sorumludur. Son zamanlarda bu taraklarda bezi olmayan Hannah isimli arkadaşımızı da PNR delisi yaptı. Darkest London serisinin ilk kitabı Firelight'ı okumam gerektiğini Hannah'dan duyunca da düşünmeden başladım kitaba. İyi yaptım çünkü gerçekten türünün diğer örneklerine çok benzemeyen, her yönden insanı merakta bırakan ve heyecanlandıran bir hikayesi var. Kötü yaptım çünkü serinin ikinci kitabı bu yıl Ağustos ayında çıkacak. Tamam, Ağustos çok uzak değil ama onu da okuyup bitirince ne yapacağız?

Bunları düşünüp üzülmeye fırsatımız olmadan gelelim kitabın konusuna. Miranda Ellis ve Lord Benjamin Archer'ın hikayesi 1881 yılının Londrasında geçiyor. Kitabı okumadan önce edindiğim bilgi bununla sınırlıydı ve bu bana yetti şahsen. PNR türü kitapların çoğunda olduğu gibi erkek kahramanımızın da, kadın kahramanımızın da doğaüstü güçleri var. Miranda'nınki ateşle ilgili, kitabın kapağından da anlayacağınız gibi. Lord Archer'ınkini ise söylemeyeceğim çünkü okurken merak etmenin tadı başka oluyor. Ki emin olun uzun süre merakta kalacaksınız.

Kitapta her türden bol bol aksiyon var. En sevdiğim yanı ise zorluklarla savaşma kısımlarının ayrıntılı bir şekilde anlatılmasıydı. Çoğu kitaptaki gibi 'e bu de oldu da bitti, hadi aşık olduk biz' tarzında gelişmiyor olaylar. Aralara serpiştirilmiş küçük ipuçları olsa da kitabın büyük sırrı sonuna kadar büyüsünü koruyor. Ve sonuçta aklınıza gelmeyecek bir yerden olaylar çözümleniyor. 

Ben özellikle bu tür kitapları okurken kafamda istediğim adamı canlandırıyorum ana karakter olarak (son zamanlarda genellikle Charlie Hunnam oluyor bu, olur da merak eden varsa). Özellikle İtalyan erkeklerini beğenenler Lord Archer'ı her şeyiyle beğenecekler bence. Kendisi sırrını saklamak için uzun bir süre maskeyle dolaşıyor ve insan 'ne var o maskenin altında göster artık tak etti canıma!' diye isyan ederken buluyor kendini.

Bu türe aşina olmayanlar ne düşünürler bilemem ancak PNR seviyorsanız, bu kitabı da severek okuyacağınıza inanıyorum. Ancak benim gibi yapmayın; zamanınız bolken bir seferde okuyun yoksa 'bundan sonra ne olacak?' diye düşünüp duruyorsunuz.

Serinin bir sonraki kitabı Moonglow olacak. Miranda ve Lord Archer'ın hikayesi Firelight'la birlikte sonlandığı için Moonglow'da farklı ana karakterler olacak. Ancak bu yeni karakterler de Miranda ve Archer'a yakın olduğu için onları da arada görebileceğimizi düşünüyorum.

Bu kitapların Türkçe çevirileri yapılır mı onu da merak ediyorum.
 

Book Review: Firelight (Darkest London #1) by Kristen Callihan

4.12.2012

Türkçe yazı yarın yayınlanacak!

One of my best friends Kathy is the expert on the Paranormal Romance (PNR) genre. She is responsible for all the PNR books I've read and loved so far. Lately, both our close friend Hannah, who is not particularly a fan of the genre, got into it thanks again to Kathy. Hannah was the one who suggested I read Kristen Callihan's Firelight, the first book of the Darkest London series, and I just started it without giving it a second thought. 

The no-second-thought part was good because I got to read a story that differs from those of its genre, which left me excited and curious chapter after chapter. Yet it was a bad idea because the second book in the series, Moonglow, will be published later this year in August. I know, August isn't that far away, but what do we do when we read that too and there's no more?

Without getting all depressed about that thought, I shall talk about the book. The story of Miranda Ellis and Lord Benjamin Archer takes place in 1881 in London. This is all I knew before reading the book, and for me it was more than enough. And it did not disappoint. Just like it is in most of the PNR books, both our male and female characters have -deadly!- supernatural abilities of their own. Miranda's has to do with fire, as you can tell from the cover of the book. I will not reveal what's going on with Lord Archer because part of the thrill in reading the book is finding out what the hell's up with him. And I can assure you it'll take you an exciting ride to find out about it.

This book has lots of action of all kinds. I liked that the parts about the characters overcoming obstacles were told in detail. The story doesn't progress the way they usually do, that 'killed the bad guy! let's jump our bones now!' kinda way. There are clues to what the story's leading to throughout the chapters, but I still found myself surprised at the end of the book.

I myself usually picture whomever I fancy as the leading male character while reading these books (for those of you who are wondering, it's been Charlie Hunnam for a while now). But I'm sure those of you who fancy Italian guys will have no problem falling for the description of Lord Archer. He walks around wearing a mask throughout most of the book, and it's both a literal and a metaphorical mask to hide his secret. And you'll definitely find yourself going, "take if off already!"

I don't know what those of you who're not fans of the genre would think about this book, but I'm sure those of you who are will love it. Don't do what I did though-- read it when you have the time to finish it, 'cos otherwise you find yourself going crazy, wondering what will happen next.

The second book in the series will be Moonglow, which will revolve around different characters. You'll meet them in Firelight, so they won't be strangers, but it's still kinda hard to let Miranda and Archer go. I do get the feeling that they might just show up though, even if briefly.

Çantalarını çalarım Michelle.

4.11.2012

Bir kaç ay önce Kate Spade'in kitap şeklindeki çantalalarını paylaşmıştım sizlerle. Bu aralar çok sevdiğim oyunculardan Michelle Williams'ın elinde görüyorum bu çantalardan ve çok kıskanıyorum.

Bakınız aşağıdaki resimde Catcher in the Rye çantası var. N'olur sanki bunu bana hediye etse?

Bu resimde de Arthur Miller'in The Misfits kitabına gönderme olarak yapılmış bir çanta var elinde. Umarım bir gün her keseye uygun kitap çantaları yaparlar da biz de alırız.

Duygularin Rengi'ni hem okuyun, hem izleyin.

4.10.2012

Uzun zamandır okumak istediğim kitaplar arasındaydı Duyguların Rengi. Sonra ben kitabı daha elime bile alamadan bir baktım ki filmi çıkmış. E bir de Oscar'a aday olunca izledim gitti daha kitabı okumadan. Pişman mıyım? Hayır, çünkü film de, kitap da anında favorilerim arasına girdi.

Kitabın iyi ve filmden farklı olan yanı farklı kadınların ağzından yazılmış olmasıydı. Yalnızca hizmetçilerin değil, onlara iş verenlerden olan ve hikayelerini dinleyen Skeeter'ın duygu ve düşüncelerini de öğreniyorsunuz kendi ağzından. Kitap, 1960'lı yıllarda Missisipi'de geçiyor. Beyazların hizmetçiliğini yapan Afrikan-Amerikan kadınları ve onların yaşadıkları durumları konu alıyor. Düşünün artık, 'onların hastalıkları farklı oluyor' kafasıyla işverenler kadınlara evin dışında ayrı bir tuvalet yapıyorlar ve karda kışta onu kullanmaları gerekiyor. İşverenlerden birinin kızkardeşi olan Skeeter ise bunun yanlış olduğunu düşünüyor ve beyaz ailelerin çocuklarını büyüten, çamaşırlarını yıkayan, evlerini temizleyen ve yemeklerini yapan bu kadınların sesini dünyaya duyuruyor.
Filmde de, kitapta da en sevdiğim karakter Minny'ydi. Kendisi hem komik, hem şirin, hem de asabi bir karakter. Sivri dilini tutamadığı için de tabiri caizse bir türlü burnu boktan çıkmıyor. Kitabı okuduktan sonra Octavia Spencer'ın aldığı Oscar'ı hak ederek aldığını bir onayladım kendimce. Kadın Minny'yi beyaz perdeye taşımakla kalmamış, Minny olmuş resmen. Eminim ki hem okurken, hem de izlerken siz de bu karaktere bayılacaksınız.

Türkçe çevirisinin nasıl olduğunu bilmiyorum ancak orijinalinde özellikle hizmetçilerin lehçesi ilk başta biraz zorluyor insanı. Ancak hangi kelimeleri nasıl kullandıklarını anlamanız fazla zaman almıyor ve hemen alışıyorsunuz. Hoşunuza gitmeye başlıyor.

Kitaptan filme: Açlık Oyunları

4.09.2012

Uyarı: Kitabı okumayanlar bu yazıyı okurken kendilerini uzaylı gibi hissedebilir.

Sonunu sevmemiş olsam da Açlık Oyunları serisi şimdiye kadar okuduğum en iyi Young Adult serisiydi. Y/A türüyle sürüp giden bir sevgi-nefret ilişkim var. Doğaüstü yaratıkların baş karakterler olduğu her şey hoşuma gittiği için seviyorum kendilerini. Okunmaları kolay ve heyecanlı oluyor. Ancak Stephenie Meyer'in Alacakaranlık serisi patladıktan sonra hepsi birbirine benzemeye başladı. Açlık Oyunları da tam o zamanlara denk geldi. 'Yeter artık; yaşımın kitaplarını okuyacağım ben!' derken durdurdu beni çünkü diğerlerinden çok farklı bir seriydi.

Geçtiğimiz perşembe akşamı sonunda ilk kitabın filmini seyrettim. Bu yazıyı yazmadan önce de üzerinde ciddi ciddi düşündüm çünkü sevdim mi, sevmedim mi karar veremedim bir türlü. Filmi kitabı okumayanlarla birlikte izlediğimi de belirtmek isterim. Yazının ileriki kısımlarında 'okumayanlar böyle düşündü' derken uyduruyorum sanmayın yani. Önce oyunculardan başlayacağım...

Bence olmuşlar. Trailer'ı izlediğimde 'Peeta olmamış yaaa; hani o hafif tombul, şeker çocuk?' demiştim ama Josh Hutcherson bu önyargımı sildi geçti. Peeta'nın sakarlığını, sıcaklığını, Katniss'e olan saf aşkını cam gibi yansıtmış ekrana. Katniss'i canlandıran Jennifer Lawrence zaten cuk oturmuş rolüne. Gale'in de açıkçası bu kadar çekici olacağını tahmin etmiyordum. (Bu arada Gale'i canlandıran Liem Hemsworth Miley Cyrus'un sevgilisiymiş--  SKANDAL!) Haymitch derseniz, en sevdiğim, her işini beğendiğim Woody Harrelson tarafından portrelenmişti. Karakterlerin görsele geçişinde tahmin ettiğimden çok daha memnun edici bir durum söz konusuydu yani.

Ancak ne yazık ki filmin geri kalan kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Tamam, kitap gelecekte bir zamanda, yazarın kendi yarattığı bir dünyada geçiyor. Ancak neden gelecek deyince aşağıdaki resimde en solda oturan ablanınki gibi bi görüntü geliyor insanların aklına anlamıyorum. Bana çok abartı geldi. Sonuçta küçüklüğümde Jetgiller'i izlerken 28 yaşımı gördüğümde arabamı çanta şeklinde taşıyabileceğimi düşünürdüm. Gel gelelim, yok öyle bir dünya! He, yanlış anlamayın. Böyle karanlık bir konuya azcık da olsa renk katmak için yaptıklarını da düşündüm. Ama yine de kurtarmadı.
Peeta ve Katniss'in ateş kostümleri de kitabın en önemli noktalarından biriydi. Bunlar kömürcü mıntıkadan oldukları için her sene bayık bayık kıyafetlerle çıkarılıyormış. Ama bu sefer alev alev yanan kostümlerle çıkıyorlar insanların karşısına. Hayal gücüm mü fazla yaktı ortalığı bilemiyorum ama filmdeki ateş az geldi bana. Tam yanarkenlerki resimlerini bulamadım ama aşağıdaki resimde görebilirsiniz bahsettiğim kostümleri. Her şeyden önce kırmızılı turunculu birşeyler beklemiştim. Ama ateşten çok kömürden yola çıkmışlar. Cayır cayır yanan kömür de kırmızı oluyor gerçi de neyse.
Görüntü odaklı çimkirmelerimden sonra hikayenin filme nasıl aktarıldığına geçebiliriz artık... Yapabileceklerinin en iyisini yapmışlar bence ama çok şey eksik kalmış. Bunun nedeninin de kitabın birinci tekil şahıs ağzından yazılmasının olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken her an Katniss'leyiz. Düşüncelerini, hislerini onun ağzından dinliyor, etrafındakileri onun gözünden görüyoruz. Bu yüzden pek çok şey havada kalmış filmde. Mesela Katniss'in Gale'den hoşlandığı belli olmuyor hiç. Hatta Gale'i o kadar az görüyoruz ki, ne olduğu, kim olduğu adam gibi belli olmuyor bile. Peeta'yla Katniss'in yakınlaşmasına bozulduğunu şöyle bir gösteriyorlar ama kitabı okumayanlar anlamadı çocukcağızın durumunu.
Bir de tabii 300 küsür sayfanın 1,5 saate sıkıştırılma durumu var. 50 sayfada gerçekleşen bir olay pat diye 5 dakikada gerçekleşince insan bir salaklaşıyor. Katniss ve Peeta'nın yakınlaşması da öyle oldu. Kızımız Peeta'ya attı tripleri, sonra birden 'sensiz olmaz' hareketleri... Ayrıca, kitabı okuyanlar bilirler, Katniss'in Peeta'ya yaklaşma durumu tamamen Açlık Oyunları'yla ve hayatta kalmakla ilgili. Gönlünün Gale'de olduğunu, Peeta'ya karşı davranışlarının ise politik olduğunu biliyoruz. Ama kitabı okumayanlar bunu bilmedikleri için dumur oldular tabii.
13 yaş üstüne değil de yetişkinlere yönelik şekilde yapılsaydı çok daha iyi bir film olurdu diye düşünüyorum. Derinden hissetiğimiz yalnızca minik Rue'nun ölümü oldu. Kitapta da beni en çok etkileyen onunki olmuştu ama diğer karakterlerin 'top patladı; hadi gitti bu da' diye can vermesi hoşuma gitmedi. Aynı şekilde kitabın politik yanını da es geçtiklerini hissettim. Rue'nun ölümünün ardından ayaklanmaların başladığını görüyoruz ama oldu-bitti gibi gözüküyor. Halbuki her şey daha yeni başlıyor.

Filmin en iyi yanı vizyona girmesiyle birlikte dönmeye başlayan geyikler oldu bence. Şimdiye kadar rastladıklarım arasında favorim aşağıdakidir. Adele'in 'Set Fire to the Rain' şarkısının nakaratıymış gibi söyleyin. Dilinize dolanıyor yalnız; demedi demeyin.

Cuma cuma...

4.06.2012

Dün Açlık Oyunları'nın filmini izlememin ardından tepkim şöyle oldu:


Söyleyecek çok şeyim var yani. Pazartesiye yazmış olacağım hepsini. Aranızdan filmi izleyenler varsa ne düşündüğünüzü merak ediyorum açıkçası.
Herkese iyi haftasonları diliyorum!

Sinemadayım!

4.05.2012

Bu yazı yayınlandığında ben Açlık Oyunları'nı izliyor olacağım. Kendimi tembelliğe teslim etmezsem önümüzdeki hafta başı bir Film vs. Kitap yazısı gelecek... En çok Peeta'nın ekrana nasıl yansıdığını merak ediyorum. Kitabın en sevdiğim karakteri kendisi ama onu oynaması için seçilen çocuk pek içime sinmedi. Ben Robert Capron gibi birini seçerler diye düşünmüştüm...

Neyse daha izlemeden söylenmeyeyim.

Bu sefer Elif'i ziyaret edelim...

4.04.2012

Elif'in Kitaplık Kedisi isimli blogundan hiç bahsetmediğimi farkettim bugün. Çok ayıp etmişim! Kendisi, Ex Libris isimli kitap kulübümüz vasıtasıyla tanıştığım kitap kurtlarından. Seçtiğimiz kitaplarda parmağı olanlardan yani... Beni Murakami delisi yapmaya çalışan ve başarıya doğru hızlı adımlarla ilerleyen bir şahıs aynı zamanda!

Blogunda kitabın yanı sıra bol bol sanat da var. Son yazısında da 'neden dergi okumuyoruz ki biz?' diyor kendisi ve keşfini paylaşıyor: Roman Kahramanları. Ben söz dinledim, bugün aldım hemen dergiyi. Buyrun siz de hem Roman Kahramanları yazısını, hem de diğerlerini buradan inceleyin.

P.S. Kitap kulübümüzün okuduklarını incelemek ve/veya aramıza katılmayı isteyenler GoodReads sayfamızı inceleyebilirler.

Betterworldbooks'tan 1 Nisan şakası!

4.03.2012

İngilizce kitap alışverişi söz konusu olduğunda BetterWorldBooks'u tek geçerim, her sorana tavsiye ederim. Hem yeni, hem de ikinci el kitapları bulabiliyorsunuz bu sitede ve özellikle ikinci el kitapların fiyatları çok uygun. Ben ilk keşfettiğimde gönderim fiyatları da çok uygun gelmişti. Bir süredir dünya geneline 'free shipping' uyguluyorlar. İnsan daha ne ister?

Arada kampanyaları da oluyor. Atıyorum, 'bu hafta boyunca 5 Stephen King kitabı alırsan 10 dolar vereceksin' gibilerinden. Pazar günü mailimi açtığımda da böyle bir şey bekliyordum. Onun yerine 'ellerini kullanmadan okunan' kitapları buldum. AMAN ALLAHIM, GERÇEK OLDU! diye heyecanla ön sipariş linkine tıklayınca anladım ki 1 Nisan şakasıymış...
Sonradan tekrar incelediğimde farkettim ki resimlerin Photoshop'lanmış olduğu bayağı belli oluyor. Ama ben heyecanla adam gibi okumadan bakmadan atlamış bulundum. Ve hayatımda ilk defa bir 1 Nisan şakası hoşuma gitti.

Bu da böyle bir anımdır yani.

Blog Design by Nudge Media Design | Powered by Blogger

Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 Unported License.
Header'ımı sevgili kardeşim Jaffar yaptı.